…**ADIN…

16 EKİM 2014/PERŞEMBE

 

 

 

 

 

 

ADIN

Adın yakışırdı ağzıma,
Sen de duyduğunda terlerdin…
Gün yükselirdi saklardım,
Taşırdım akşamın kızıllığına;
Sonra alır giderdim griliğine gecenin.
Bırakıp gidemezdim,
Gecenin koynunda uyurduk…

Bu gün yalnızım,
Ay karanlığında vakit;
Geceyi sabaha kavuşturmaya çalışıyorum.
Dürtüp durdu böğrümü acılar,
Aklımda sen vardın.
Kızıllığında griliğine taşındığım;
Gecenin koynunda uyuyamadım.
Sayıkladım durdum adını,
Ben bu gece çok ağladım…

G. DÜŞENLER

…**SABRIMI ÇOK AŞTI…

15 EKİM 2014/ÇARŞAMBA

 

SABRIMI ÇOK AŞTI
(HABERİN OLSUN)

Sabrımı çok aştı; ağır geliyor,
Ben aşkımı gömdüm haberin olsun.
Ak düşmüş saçlarım bana gülüyor,
Ben aşkımı gömdüm haberin olsun.

Bir umudum vardı duran ufukta,
Geceyle tükettim her gün şafakta,
Sesimi duymadın durdun uzakta,
Ben aşkımı gömdüm haberin olsun.

Zorlayan bu aşkı bıraktım düne,
İhtiyaç kalmadı acılı güne,
Hep kendi halimle yaşarım yine,
Ben aşkımı gömdüm haberin olsun.

Artık günahsızım olmuşum deli,
Yakanda olacak sevdanın eli,
Git özgür bıraktım dünün bedeli,
Ben aşkımı gömdüm haberin olsun.

G. DÜŞENLER

…**ARDINA DÜŞTÜĞÜM…

14 EKİM 2014/SALI

 

 

 

ARDINA DÜŞTÜĞÜM

Seven gönül kimdeyse; mutluluk diliyorum,
İşte benim ardına; düştüğüm mesele bu.
Yüzünde tebessümler iz yapsın istiyorum,
İşte benim ardına; düştüğüm mesele bu.

Birkaç gündür gözüme hiç de hoş görünmedin,
Bir duldalık seçerek kaç dakika sinmedin,
Estin de poyraz gibi bir durulup dinmedin,
İşte benim ardına; düştüğüm mesele bu.

Ak seherde gönderdim rüzgârlarla duayı,
Her sefil baykuş buldu viranede yuvayı,
Sen yoksun ya yanımda ne yapayım dünyayı,
İşte benim ardına; düştüğüm mesele bu.

Her umudun içinde kendine yer bulursun,
Seni çok seviyorum bende mutlu olursun,
Kınamasın yarenim beni anlasın bilsin,
İşte benim ardına; düştüğüm mesele bu.

Üç beş günlük değil ki sana olan bu sevda,
Ben bir ömür harcadım yine bitmedi kavga,
Ölsen yerin malısın; kalsan benimsin anla,
İşte benim ardına; düştüğüm mesele bu.

G. DÜŞENLER

…**DERDİM ARTIYOR…

13 EKİM 2014/PAZARTESİ

 

 

 

 

 

 

 

 

DERDİM ARTIYOR

Alıştım gözlerine sen yokken korkuyorum,
Geceleri sayarken derdim artıyor bir bir.
Kilitli tüm kapılar; yine uyumuyorum,
Geceleri sayarken derdim artıyor bir bir.

Seviyorum dese de; bülbül hep ağlar gülde,
Ezberimi bozdurdun gör eserin ne halde,
Bu böyle devam etmez saklanamam meçhulde,
Geceleri sayarken derdim artıyor bir bir.

Sanma ki kendim için bu korkum bu telaşım,
Müptelalık bambaşka ağrıyıp durur başım,
Dönüşü erteleyen; zamanladır savaşım,
Geceleri sayarken derdim artıyor bir bir.

G. DÜŞENLER

…**AFORİZMA 2014/39…

11 EKİM 2014/CUMARTESİ

 

_”Beynindeki örümcekten kurtulamayan “Hira’daki”  örümceği ne bilsin, nasıl anlasın…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

12 EKİM 2014/PAZAR

 

_ “Bir gün de göktaşı yağarsa üzerine o zaman anlar “Ebabil Kuşu” nedir…”

G. DÜŞENLER

…**ESKİ YAZILARIM 2014/13…

09 EKİM 2014/PERŞEMBE

 

ÜSTÜ SÖĞÜTLÜ DEĞİRMEN

“Fırınca” ya da “Somun” diye bilinirdi çarşı fırınlarında satılan ekmeğimiz. Koca ilçede iki tane fırın vardı. Onlarda ilçedeki lokanta ve yabancı memurlar ile yatılı okula hizmet verirdi. Zaten halk arasında “Beyaz ekmek kuvvetsizdir” diye bir tanımlama vardı. Şimdilerin dediği gibi kepeği alınmış undan yapılırdı. Ekmek satış fiyatı on kuruştu. Fakat hane halkı sayısı fazla olduğu için parayla ekmek almak pekte akıllıca sayılmazdı.

Kendi elleriyle eleyip çuvalladıkları buğdayların kepekli unundan yaptıkları ekmeklerin tandırda ve sac üzerinde pişirilişlerinden zevk alan analar; hemen hemen her gün ekmek pişirirlerdi. Yüksünme; yorulma olmazdı. Aksine zevkle yaparlardı. Her evde son ekmek davar çobanlarına verilirdi.

Her su yatağına yakın yarların dibine; yamacına bir veya birden fazla değirmen yapılmıştı. Aynı suyun iki değirmeni çalıştırdığını görmüşlüğüm vardır. Uzaklardan akarken çoğalan suyun yardan aşağı döküldüğü yerler uygun yerlerdi. Yüksekten dökülen suyun; değirmen taşını hızlı çevirmesine çok dikkat edilirdi. Hatta basınç yükselsin diye “Navlun” dedikleri bir ağzı geniş diğer ağzı dar tahta veya saçtan yapılmış borulara başvurulurdu. Unun kalitesi; değirmencinin marifetine bağlıydı. Un yanmamalı ve kına gibi ince olmalıydı.

 

10 EKİM 2014/CUMA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her sonbaharda tonlarca buğday taşınırdı değirmenlere. Kepeği ayrılmazdı öğütülen buğdayın. Bu kepekli oluşu hem hazmı kolaylaştırırdı hem de ekmeğin kokusunu oluştururdu. Mahalle ya da köyde hangi evde ekmek pişirildiği bu kokuyla daha çabuk anlaşılırdı.

Dağlardan akıp ovalarda soluklanan su; arıklar sayesinde değirmenlere ulaşırdı. Bu arıkların kenarına gölgelik ve iz takibi yapanlara kolaylık olsun diye söğüt ağacı dikilirdi. Bu sebeple; şimdi ki zehir katılan/akıtılan un fabrikalarının yerine, eskilerin dediği gibi; taştan ve çamurdan yapılmış farelerin bile yaşayamadığı üstü söğütlü değirmenlerimiz vardı.

G. DÜŞENLER

…**ESKİ YAZILARIM 2014/12…

08 EKİM 2014/ÇARŞAMBA

 

TANIDIK

Yaz günleri geliyor dediğimiz uzun bahar günlerinde başlayan ve bağ, bostan bozumu dediğimiz güz günlerinin sonuna kadar; bayanlar arasında “İkindi çayı” sohbetleri yapılırdı. Birkaç kişiden ziyade en az on kişiden oluşan topluluklar halinde yapılırdı bu sohbetler. Kilolarca şekerin çayın tüketildiği semaverli sohbetlerde bazen çay şekeri yerine kuru “Besni” üzümü ya da limonlu akide şekeri de tüketilirdi. Misafir kendisi “Yeter” demediği sürece; ev sahibesi “İçer misin”, “Doldurayım mı” gibi sözler edemezdi. Ayıplanır ardından “İçtiğim çayları mı sayıyorsun” diye gönül koyulurdu. Bu sebeple herkes aynı konuya çok dikkat ederdi.

Sohbetlerde; günlük ya da eski olması fark etmeyen her konu tekrar tekrar konuşulurdu. Bazen beylerinin çarşı pazarda duyduğu ve eşiyle paylaştığı konular da dillendirilirdi. Bu toplantı ve sohbetler sayesinde herkes; herkesler hakkında bilgi sahibiydi. Büyük ceviz ya da uzun kavak ağaçlarının gölgesinde, çayların demi tükenirken konular birer birer demlenmeye bırakılırdı.

Çay bahane sohbet şahane diyerek herkesin herkesler hakkında bilgisi olduğu; sorulduğunda da “Ben bilmem anam” cevabının alındığı/alınacağı zamanlar vardı.

G. DÜŞENLER

…**ESKİ YAZILARIM 2014/11…

06 EKİM 2014/PAZARTESİ

OKUMUŞ ADAMLAR

İkinci kademe beşinci sınıfta; yani lise ikinci sınıfta iken herkes okulumuzun personelinin çocuklarının uygulama ilkokulunda uygulamalı ders işlemeyi öğrenirdi. Zaman yetmez sıra gelmezse, ilçe merkezindeki okullarda bire haftalık uygulamalı/gözetmenli ders işlenirdi. Okulun meslek dersleri öğretmenleri Orhan BALTACI bey ile Hatice BAŞKONUŞ hanım ve Türk Dili Edebiyatı dersi öğretmeni Ömer Faruk HUYUGÜZEL bey bu işlerin üstesinden gelecek bilgi, beceri ve donanımlara sahiplerdi.

Eğitim öğretimde son sınıfa gelindiğinde tüm öğrenciler, ikinci yarıyılda köylere staj yapmaya gönderilirdi. İaşeleriyle birlikte en az iki ay boyunca köyde kalacak şekilde; köy muhtarlığı gözetiminde bırakılırlardı. Bu stajyer öğretmenler köyün her şeyiyle ilgilenirler ve rapor yapıp öğretmenlerine sunarlardı. Bu birkaç aylık çalışma, meslek hayatları boyunca onlara tecrübe ve referans olurdu.

O zaman üniversite okumuş cahiller yoktu. Hayatı tanıyan okumuş insanlar vardı. Akademisyen kendi alanında akademisyen, âlim kendi alanının dışında da uğraş veren ve bütün dinlerin özelliklerini bilen âlimlerdi. Akademisyen projeci, öğretmen anlatıcı ve imam uygulayıcı; iknacı taraflarıyla insan modeli oluştururlardı.

07 EKİM 2014/SALI

Bu gün bin bir zahmet ve çaba ile üniversiteye gelmiş bir kişi fikrinin gereklerini yaşayamamış olacak ki gruplara katılmaya. Onlar gibi olmaya çalışmaktadır. Ülkenin menfaatini gözeten aklın yolunu değil; siyasi/menfi görüşe göre yönlendirmeye kanıyorlar.

Hal böyleyken; üniversitede bile kavga eden, cinayet işleyen kişinin topluma proje sunması, anlatması, uygulatıcı; iknacı ve örnek insan modeli olması mümkün müdür? Tabi ki hayır… Banka yağmalayan, esnafın vitrinini yakan, belediyenin hizmet için yaptığı yolları tahrip eden kişiden kimse hiçbir şey beklemesin demekten başka bir söylem yoktur. Her zaman alternatifi bırakıp karşıt kavramları ile yaşayan bir ruh hali ile içinde olmak yapıcı olmaya engeldir.

Toplumlar ancak ehil ellere teslim edilirse devam eder. “Liyakat” dediğimiz “Hak ediş” pek de kolay elde edilmez. Büyük bir emek ve bu emeğin karşılığında kazandırdığı güvene dayalıdır; liyakat. Liyakatin günümüzde terim olarak karşılığı “Ehliyettir” bana göre.

Bir toplulukta ya da camide imam yoksa hazırda; yerine güvenilir bir kişiye cübbe giydirilir. Başkan yoksa seçilinceye kadar yerine en güvenilir bir insan vekil seçilir. Tüm bu anlatımlar usta/çırak ilişkisi olarak algılanmamalı. Buna benzer birçok örnekle konu pekiştirilebilir. Eskiden okumuşlar dahi konuşmak için söz istediğinde edep/adap bağlamında izin isterdi. Hatır sayar kıymet bilirdi. Onun için adının yerine “Okumuş adam” yakıştırması yerleştirilirdi.

Tıbbın, edebiyatın ve bütün gelişen teknoloji imkânlarına rağmen, günümüzü anlatmak için; ümitsizliğimiz belirten bir cümle olarak diyoruz ki; “Okuyan” değil, “Okumuş” adamlarımız vardı…

G. DÜŞENLER

…**AFORİZMA 2014/38…

04 EKİM 2014/CUMARESİ

 

_ “ Ben herkes için ağlarım. Ama birinin benim için ağlaması yeter…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

05 EKİM 2014/PAZAR

 

_ “ Giderken seni de götürmüştüm oysa yanımda. Kimse görmedi…”

G. DÜŞENLER

…**ESKİ YAZILARIM 2014/10…

02 EKİM 2014/PERŞEMBE

 

ZAMANSIZ ÖLÜM

Ölüme zaman biçmek, doğum süresini kısaltmak ya da uzatmak gibi bir şey olabilir diyebiliriz. Bunun mümkün olmadığına biliriz. En doğrusu ölümü kabullenmek ve işin içinden çıkmaktır.

Ölüm için her şeyden vaz geçilmez; kaçılamaz. Bu bir gerçektir. Ölümün acısı toprağın kendine has soğukluğuyla ilişkilendirilir. Bu ilişkinin dirilerde de yaşanan ruh haline bakılarak “Ölü toprağı serpilmiş” gibi diye tabir edilir, kullanılır çeşitli yörelerde. Ardından “ Ölenle ölünmez, hayat devam ediyor” denir. Tabi ki gerçek olan budur. Ölenle ölünmez ama gel gör ki öleni düşünmek öldürebiliyor. İşte bu acılar zamansız ölümlerin verdiği acılardır. Hani; yakıştıramadığımız ölümler var ya işte bu ölümlerdir; zamansız ölümler.

Erken yaşta, askerde, gelinlik çağında, yangın, sel deprem ve benzeri hal ve durumlardan sonra meydana gelen ölümler; hep zamansız ölümler olarak kalır hafızalarda. Kabul görme; sadece fiziki hallerdedir. Ruhi yönden yıpratır, yer ve çeşitli hastalıklara düçar eder. Bu akıbet kaçınılmazdır. Her ne kadarda unutmuş gibi görünse de asla unutulmaz. Benzer bir olay görülüp ya da duyuldukça yeniden nükseder bu acı… Her nüksediş bir yeni yaranın oluşmasına sebep olur. Elle dokunulamayan, sarılıp sarmalanamayan bu yara içten içe yer bitirir.

 

03 EKİM 2014/CUMA

 

 

 

 

Unuttum mu derken hatırlanan bu ölümler, her zaman bir ukdedir. Zaten ukdeler; iç kanamalara benzer. Acı nüksedince; ukdeler de bir bir ortaya çıkar. Bu yakıştıramadığımız, konduramadığımız gerçek; her zaman ağır gelir. Bilindiği gibi, kabul edilse bile acısı hep yaşanan bir ölüm biçimidir.

Yaşı ilerlemiş, ya da belirli bir süre yatan hasta insanlara gelen ölüm pek yadırganmaz. Belki de çoğumuz “Yeteri kadar yaşadı”, “Kurtuldu” bile deriz peşinden.

Yollar genişledi. Arabalar hızlandı. Teknoloji gelişti. Fakat kalifiye eleman yetişmedi. Her yerde her şeyi bulma şansı oldu. Fakat bunların yanında kazanma hırsına karşılık kimse kendine toz kondurmadı. Adını bilmediği, evinde pişiremediği yemeği yerken “Tadını alamadım” diyecek kadar basit kişilikler çoğaldı.

Tıbbın ve teknolojinin gelişmediği, insanların kaderleriyle baş başa bırakıldığı,      Yapacak bir şey yok” diye evlerine gönderilen ve en çok basit hastalıkların can aldığı günlerde zamansız ölümler vardı…

G. DÜŞENLER